Nihal Candan.. "Bedenin Aynasında Kendilik: Anoreksiya Nervoza'ya Psikanalitik Bir Bakıs"
- Ali Turan
- 30 Haz 2025
- 4 dakikada okunur

Son günlerde kamuoyunda oldukça konuşulan isimlerden biri olan Nihal Candan. Medyada yer alan haberlerde Nihal Candan'ın yaşadığı ciddi kilo kaybı ile Anoreksiya Nervoza bozukluğu olduğu bildirilmiştir. Nihal Candan' in sahip olduğu Anoreksiya Nervoza, kişinin kilo alma korkusuyla neredeyse tüm bedensel ihtiyaçlarını inkâr ettiği ciddi bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Bu bozukluk sadece gıda alımına dair değil, yaşamla kurulan tüm ilişkilere dair derin bir mücadeledir. Araştırmaya göre; genel nüfusta yapılan sistematik incelemeye göre, 2000–2018 arasında yeme bozukluklarının prevalansı %3,5’ten %7,8’e yükselmiştir. Bu istatistiğe göre ülkemizde değişen sosyal medya kültürü, aile dinamikleri, ve yaşam koşulların etkili bir rol oynuyor.
Peki Anoreksiya Nervoza tanısı almış bir birey sadece yemek yemediği için mi sorunlar yaşıyor ?

Anoreksiya Nervoza
Günümüzde bireyin kendi bedenine bakışı, çoğu zaman başkalarının gözünden nasıl göründüğüne dair bir kurguya dönüşmüş durumdadır. Sosyal medya, toplumsal baskılar, aile dinamikleri ve görünürlük çabaları, özellikle genç kadınlar başta olmak üzere birçok bireyi "ideal beden" kavramının peşine düşürüyor. Bu idealize edilmiş beden imgesi, kişinin yalnızca fiziksel değil, duygusal ve ruhsal varoluşunu da şekillendiren bir baskı alanına dönüşüyor. Böyle bir ortamda beden, yalnızca bir varlık değil, kontrol edilmesi gereken bir alan hâline geliyor.
Anoreksiya Nervoza, kişinin kilo alma korkusuyla neredeyse tüm bedensel ihtiyaçlarını inkâr ettiği, ciddi bir psikiyatrik rahatsızlıktır. Yapılan araştırmalar, bu bozukluğun %90’dan fazlasının kadınlarda görüldüğünü ve en sık başlangıç yaşının ergenlik dönemi olduğunu ortaya koyuyor. Dünya genelinde anoreksiya nervoza görülme oranı %0.5 ila %1 arasında değişirken, ergen kızlar arasında bu oran %2’ye kadar çıkabiliyor. Türkiye’de yapılan bazı çalışmalarda ise özellikle büyük şehirlerde yaşayan genç kadınlar arasında riskin giderek arttığına işaret ediliyor.
Bu bozukluk sadece fizyolojik değil, aynı zamanda ölüm oranı en yüksek olan psikiyatrik bozukluklardan biridir. Uzun süreli açlık, organ hasarları, bağışıklık sisteminin çökmesi ve depresyonla birlikte intihar riski gibi ciddi sonuçları vardır. Ancak anoreksiya, yalnızca fiziksel bir hastalık değildir. Bu rahatsızlığın altında, çoğu zaman bireyin bedenine değil, kendi benliğine dair duyduğu derin bir hoşnutsuzluk yatar. Kişi aslında yalnızca yemekle değil, doyumla, arzuyla, bağımlılıkla ve hatta yaşamla bir savaş halindedir.
Günlük hayatında bu savaş sessizdir ama yıpratıcıdır. Sabah ne giyeceğine karar verirken aynayla giriştiği içsel mücadele, yemek davetlerinde hissettiği yoğun kaygı, başkalarının bedenine bakarken içinde oluşan kıskanma ve küçümseme hisleri gibi deneyimler, kendiliğini korumaya çalışan bir ruhun sürekli tetikte oluşunu gösterir.
Birey, sıklıkla kendi sınırlarını sadece kilosu üzerinden tanımlar. Kendine duyduğu değeri, bedenin inceliğiyle ölçer. birey, bir lokmayı reddetmek, yalnızca yemekten kaçınmak değil; aynı zamanda ilişkilerinde, bağımlı olacağını ve yardım kabul etmenin zayıflık olarak yorumlayabilir. Çünkü yemek almak, bakım verenin besleyiciliğini kabul etmekle eşdeğer bir eylemdir. Bu kabul, aynı zamanda ilişki kurma ve muhtaç olma riski içinde barındırır. Böylelikle birey için yemek yemek bir tehdit hali olarak yorumlayacaktır.
Sosyal ilişkilerde mesafe, kontrol altında tutulması gereken bir güvenlik alanıdır. Birey, duygusal yakınlıklarda dahi “fazla beslenme” endişesiyle sınır çizebilir. Duyguların yoğunlaştığı her yerde bir “fazlalık” algısı oluşur ve bu fazlalıktan korunmak gerektiğini düşünebilir. Bu yüzden ilişkilerde donukluk, soğukluk ya da fazla düşüncelilik gözlemlenebilir. Anoreksik birey beden algısının onayını beğenilme, takdir edilme ve başarılı olarak görülmek ister. Aynı zamanda ilişkilerinde her zaman iyi olma açısını korumaya çalışır. İlişkilerini kötü olmak istemez, kaybetme korkuları baş etmek onlar için çok zordur.
Mükemmeliyetçilik, detaycılık ve yüksek özdenetim en dikkat çeken özelliklerdendir. Kişi çoğu zaman zihinsel açıdan büyük bir bölümünü yiyecekler, kalori hesapları, kilo ölçümleri ve egzersiz planlarına ayırır.Ancak bu yüzeyde görünen uğraşlar, aslında bastırılmakta olan çok daha derin duyguların (değersizlik, öfke, kaygı, suçluluk gibi..) bir maskesi gibidir.
Beden algısını tanımak, hissetmek ve kabul etmek onun için baş edilemeyecek kadar tehlikeli olabilir. Bu yüzden beden üzerinden yürütülen savaş, benliğin korunmasına yönelik bir savunma hattı haline gelir.
Algı hükmü ne yaşadığını anlamasını engeller! Anoresik bireyin ne yaşadığı konusunda içgörü sahibi olması için kendi içinde büyük engelleri aşmaya ihtiyacı vardır. Çünkü Kendi iç dünyasındaki ayrılmış iyi ve kötü nesneler kendisini görmesini zor hale getirir.

A.N Psikanalitik bir bakış
Anoreksiya Nervoza (AN) hastalığını Melanie Klein'ın psikanalitik kuramı ve nesne ilişkileri doğrultusunda ele alındığında, kişinin hastalığının kökeninde erken dönem aile dinamiklerin ve bu ilişkilerde yaşanan çatışmaların etkili olduğunu görülür.
Klein (1957) doyum arayışının aynı zamanda yıkıcılıkla iç içe geçtiğini ve bunun bireyin iç dünyasında (değersizlik, öfke, kaygı, suçluluk gibi..) tetiklediğini öne sürer. Anoreksik birey için yemek yemek, yalnızca beslenmek değil; bakım veren ile (ilk nesneyle) ilişki kurmak, ona muhtaç olmak ve bu ihtiyaç nedeniyle suçluluk duymaktır. Bu yüzden yemek yemeyi reddetmek; hem bağımsızlaşma hem de içsel kötü nesneden korunma girişimidir.
Açlık, benliği koruyan bir savunma kalkanı işlevi görür. Bedenin aşırı inceltilmesi, içsel kötü nesnenin (kıskançlık, açgözlülük, bağımlılık gibi) benliği etkilemesine karşı bir önlem gibidir. Böylece anoreksiya, nesne ilişkileri düzeyinde doyumun getirdiği bağımlılığa ve olası kayıplara karşı gelişmiş karmaşık bir savunma örgütlenmesi halini alır.
Dinamiklerin doyum ya da hayal kırıklığı yaratması ve içsel dünyasında bir dizi bölme, yansıtma ve idealizasyon savunmalarının şekillenmesi olarak yorumlanabilir. Bireyin içsel dünyasında “iyi” ve “kötü” nesneleri birbirinden ayırarak kaygıyı yönetmeye çalışmasıdır.
Anoreksik birey, bakım veren kişinin sevgi dolu ve besleyici yönlerini idealize ederken, kontrolcü veya reddedici yönlerini “kötü” olarak algılar. Yemek yemek, “iyi” nesne ilişkilendirilmiş doyumu kabul etmek anlamına gelirken, reddetmek bağımsızlık arayışını ifade eder. Anoreksik birey, bedenini “mükemmel” ve “kusurlu” olarak ikiye böler. Zayıflık, kontrol ve mükemmeliyetle, kilo ise kontrol kaybı ve kusurlulukla ilişkilendirilir. Birey içindeki olumsuz özellikleri dışsal bir nesneye yansıtıp, bu nesneyle özdeşleşme sürecidir.
Anoreksik birey, kendi öfke veya saldırganlık duygularını bakım verene yansıtabilir. Ancak, bu yansıma sonrasında bakım verenin kontrol edici tutumuyla özdeşleşerek kendi bedenini kontrol altına alır. Birey, yemek yememe davranışıyla çevresine kendi öfkesini “yansıtarak” onların kaygısını tetikler. Bu şekilde birey, bir yandan çevresinin üzerinde güç sahibi olduğunu hisseder, diğer yandan bu güç duygusuyla özdeşleşir.
Özet ile;
Anoreksiya, kişinin yalnızca bedeniyle değil, hayatla kurduğu ilişkiyle de savaştığı karmaşık bir rahatsızlıktır. İsteyerek yemek yememek, çoğu zaman derin korkuların ve kontrol çabasının dışavurumudur. Bu yüzden tedavi sadece kilo almakla sınırlı kalmamalı; psikiyatrik müdahale ve psikoterapi desteğiyle bireyin kendilik algısı ve ilişkileri de iyileştirilmelidir.


